Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek!

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek.
Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller.
Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir.
Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı. Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır.
Affetmek insanı derinleştirir.
Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir.
Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir.
Affetmek bir süreçtir. Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.
Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur.
Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir.
Amacı sizin rahatlamanızdı r, sizin özgürleşmenizdir.
Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktı r.
O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir.
Fakat özgürleşmek için gereklidir.
Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrolü altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi hakli bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, kızgınlığın, nefretin hapishanesinden özgürlüğe çıkmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
“Duygusal unutma” affetmenin diğer adıdır.

http://deryasya.blogcu.com/nefreti-asmanin-tek-yolu-var-affetmek/8369633…

Reklamlar

Nasılsa aşklar artık whatsApp ta 7/24 yaşanmakta …

Yoğun, tatilden çıkılmış ve iş yapmak istenilmeyen bir pazartesi…

Açık ofiste yüzlerce bilgisayarın içinde kaybolmuş hayatlar yaşıyorum bu günlerde…

Uzun zaman oldu elime kalem kağıt almayalı gibi hissediyorum kendimi…

Bir derdim olsa ilk iş elime telefon almak…Tuşla gitsin…

Uzun bir dersim olsa elimde laptop tuşla gitsin…

Hesap makinesi bile kullanmıyorum…

Hele bir fotoğraf makinesi yıllar oldu elime almayalı…

Fotografçıya da en son ne zaman giderim tabi ki biyometrik fotograf lazım olunca,

Yoksa elimin altındaki teknoloji bana fazlası ile yetiyor gibi..

Dün fark ettim bir sözleşme doldurasım geldi…

Ve kendimi öyle unutkan öyle yorgun hissettim ki,

Sanki yıllarca okuyan ve yazan ben değilmiş gibi,

Ve elim hiç kaleme kağıda değmemiş gibi, doktor gibi yazmaya başladım… karman çorman işte…

Kalem parmaklarımda durmakta zorlandı, yıllardır genelde imza için alıyorum elime sanki, koca kadın oldum ilk okul çocuğu gibiyim bir ara el yazısı falan yazdım hızlı bitsin diye…

Tabii uzun zaman oldu elime boş temiz bir beyaz kağıt almayalı, herhalde elime aldığım kağıt Hazal ın proje ödevlerinde yapıştırdığım kağıtlardır.

Uzun zaman oldu kısaca bir beyaz kağıda, herhangi bir kalemle yazmayalı,

Baksam arasam evde de artık kalmadı bir a4,

Eskiden ne çok severdim evde a4 bulundurmayı, olsun lazım olur diye 🙂

Şimdilerde bırak lazım olunca evde, dükkanda, çantasında bir not kağıdı, bir kalem bulamayan insanlar olduk çıktık…

Banka sana imza için kalem veriyor onlar bile o kadar paranı bankaya yatırdığın halde sana güvenmeyip ucuna bi ip bağlayıp geri istiyor kalemini…

Kaç kişi yanında kalem taşıyor sahi?

En azından bulmaca çözelim Allah aşkına…yazmayı unuttuk gibi geliyor bana artık…

Etrafımda bile Çok az ‘yazan’ insanlar var artık..

Kimi kargo poşetini dolduruyor, kimi bir sözleşme kimi de bir not 🙂 bilgisayara yapıştırmalık…yemekteyiz..

Gerçi benim bahsettiğim küçük notlar değil…

Hayata dair, kendine dair yazdıkların var mı? Bir gün öyküsü mesela?

Ya da yeni doğan bir bebeğin güncesi gibi?

Yani yaratarak yazmaktan diyorum…kalıplı notları değil kendini yazmak?

Basit aslında..düpedüz yazıveriyorsun, harfleri kağıda döküp, sözcüklerden cümleler yapıyorsun bi bakıyorsun ki asıl ben e varmışsın…

İmla hatası mı olsun varsın, sen kendine dair anı bıraktın mı? Ondan haber ver…

Zor geliyor dimi çoğumuza yazıya yazmak… Halbuki mailbox ımıza gelen giden yüzlerce binlerce posta arasında kaybolurken, yeni post postalarken ne de çabuk ve düzgün düşüyor harfler ekrana. Elli kere okuyorsun dimi 😀 (ben de öyle)

Çok eskiden değil 15 sene kadar öncesine gidelim,

Günlüklerimi buldum ben… öyle janjanlı değil altın varaklı filan hiç değil ama çok değerli be…

Bir bakıyorum daha da eskilere gitmişim…20 sene öncesi,

O zamanlarki aşkımı yazmışım, annemin beni markete yollamasını ve sipariş listesini bile

Baktım komşu teyze çiçeklerini ekmiş ve sulamışız,

Deniz mevsimi erken açılırmış mesela o zamanlar,

Sanki Silivri daha bi güzelmiş,

Tanımadık yok gibi sokağa çıkınca babama arkadaşları selam yollamış onları bile yazmışım 😀

Sabah kendime çok güldüm ama çok ta sevdim…

Siz de kendinizi sevmek için biraz yazın kendinizi dostlar…

Hatırlayın aşklarınızı, arkadaşlarınızı, düşmanlarını hatta yıllar önceki alışveriş listesini bile 🙂

Bakıyorum da şimdi kimse yazmıyor ne ilk aşk ne son aşk..

Nasılsa aşklar artık whatsApp ta 🙂 gece gündüz…

Yaşamaya dair… Nazım’dan…

  Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 

 bir sincap gibi mesela, 

yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 

                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

Yaşamayı ciddiye alacaksın, 

yani o derecede, öylesine ki, 

mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 

yahut kocaman gözlüklerin, 

                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 

                                    insanlar için ölebileceksin, 

                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 

                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 

                        hem de en güzel en gerçek şeyin 

                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 

           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 

           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 

                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 

                                                                                     1947 

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 

yani, beyaz masadan, 

              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 

Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 

biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 

hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 

yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 

                                en son ajans haberlerini. 

Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 

                               diyelim ki, cephedeyiz. 

Daha orda ilk hücumda, daha o gün 

                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 

                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 

                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 

Diyelim ki hapisteyiz, 

yaşımız da elliye yakın, 

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 

                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 

          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak… 

                                                                      1948 

Bu dünya soğuyacak, 

yıldızların arasında bir yıldız, 

                       hem de en ufacıklarından, 

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 

                       yani bu koskocaman dünyamız. 

Bu dünya soğuyacak günün birinde, 

hatta bir buz yığını 

yahut ölü bir bulut gibi de değil, 

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 

                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 

Şimdiden çekilecek acısı bunun, 

duyulacak mahzunluğu şimdiden. 

Böylesine sevilecek bu dünya 

“Yaşadım” diyebilmen için… 

Nazım HİKMET

                            

Anneler ve kızları…

  

Soğuk bir kış günü… 

Daha kendim bile hayattan ne istediğimi, nereden gelip nereye gideceğimi bilemezken..

yani ben de daha insanları tanıyamazken…
Bir sabah bir rüyaya daldım… uyandım ve yanımda küçücük bir beden vardı.
kocaman kocaman açmaya çalıştığı gözleriyle beni inceleyen..
minik burunlu bir bebek…
Ve ben anneydim artık..
Aslında gerçekten mucizelere o zaman inandım…
Hazal Asya mın kocaman kara kara gözlerine bakarken..
Ve etrafımdaki herkesi ikinci tarafa aldım…
Benim için de hayat yarışı başladı!
Hazal Asya nın beni uyandırmasıyla girdiğim kimlik mücadelem, kendimi tanıma, isteklerime karar verme ve savaşma ..
kendim için.. kızım için savaşma..

Mesela…Ben Hazal Asya ya kekler  kurabiyeler pişiren maharetli ev kadını anne olmak istedim ama yapamadım…Yapamazdım da!
Çünkü onun gözlerine baktığımda böyle bir anne istemediğini gördüm..
“kendine gel” diyen kocaman gözleri bana her zaman yolumu gösteren ışık oldu..
Hazal,heryeri oyuncaklar kitaplala dolu dağınık bir evin ortasında küçük Kurbağa küçük Kurbağa kuyruğun nerede diye gülme krizlerine gireceği bağıra çağıra birlikte şarkı söyleyip dans edeceği bir anne istiyordu  ..
işten eve geldiğinde kendini temizliğe ve mutfağa kapatan bir anne yerine.. 
o kitap okuyan masal anlatan bir anne istiyordu ..şahane sofralarda değil de; kendini tanıyan, ne istediğini bilen ve bu uğurda savaşabilen bir anne istiyordu.
O tutkulu bir anne istiyordu.. 
ki yaşama tutkusunu öğrenebilsin annesinden..
Ve ben de bu yüzden bir gün bile pişman olmadım girdiğim savaşlardan..
Şimdi ise kocaman boyumdan büyük kızımvar benim..
en çok bana söylediği söz: iyi ki senin gibi bir annem var..
Bana daha büyük bir ödül var mı ki şu hayatta??
Bir kitapta okumuştum…
“insanın kızından daha iyi bir arkadaşı yoktur. Ve hiç kimsenin de senin gibi bir kızı”
Beni hayata daha sıkı bağlayan en güzel varlığı canım kızım..
yol arkadaşım…
hayalgücü ile sınır tanımayan ve beni de o mucizeli dünyaya çeken, 
bana kendimi aşmamı sağlayan içimin gülen, cesur yönü seni çok seviyorum.
ve iyi ki anneliğine beni layık görmüşsün..
her ne koşulda olursa olsun, 
Seni seviyorum…

Gülse Birsel yaza dair hayal ve gerçekleri yazdı….

YAZ GELİRKEN HAYALLER-HAYATLAR

HAYAL kırıklığı olmasa hayat bir komedi. Sizi bu hafta gayriciddi bir yazıyla yaza hazırlayacağım ki, yine eylülde bunalıma girmeyin. Zira aslında sonbahar depresyonu yoktur, aşırı fazla yaz hayali vardır. Yaza dair beklentileri önceden düşürmek 4 mevsim mutluluğun anahtarıdır.

Hayaller: Kusursuz güzellikte genç insanların dans edip eğlendiği turkuvaz bir plajda çekilen meşrubat reklamları.
Hayatlar: Dört tarafı ter, selülit dağları, entarili yaşlılar ve bağıran çocuklarla çevrili, kıyıları yosunlu tıklım tıkış bir plajda, insanları ve yosunları iterek yüzerken çekilen çile.
Hayaller. Ananaslı-mangolu kokteyller.
Hayatlar: Patlıcan-biber kızartması.
Hayaller: Güneşli bir kıyıda paten kayarak bol bol dondurma.
Hayatlar: İlk dondurmada, evde yatarak boğaz enfeksiyonu.
Hayaller: Üç ay boyunca iyot kokusu ve kumsal. Yanık tenler ve Latin caz eşliğinde günbatımı.
Hayatlar: Bir hafta tatil köyü. Kalan 11 hafta boyunca, ızgara köfte kokusu ve kışlık ev. Kadife kanepeye yapışmış terli bacaklar ve balkondan esinti beklentisi eşliğinde TV.
Hayaller: Beş kilo verip yanları ipli bikini giymek.
Hayatlar: Beş kilo alıp elbiseleri yanlardan açtırmak.
Hayaller: Güneşte Eda Taşpınar gibi bronzlaşmak.
Hayatlar: Güneşten kuru erik gibi kırışmak.
Hayaller: Tekneden taze balık tutup, kumlara masa koymuş salaş balıkçı lokantasında pişirtip, arkadaşlarla rakı eşliğinde yemek.
Hayatlar: Telefondan zar zor yer bulup, tuvaletin önüne bile masa koymuş, pahalı ve berbat restoranda, ilgisiz garson eşliğinde ithal buzhane kalamarı.
Hayaller: Cumartesi gecesi ateşi ve acayip bir yaz aşkı.
Hayatlar: Cumartesi gecesi Tarihin Arka Odası ve Murat Bardakçı.
Hayaller: Haziranda Göcek.
Hayatlar: Evde böcek.
Hayaller: Sabah erken Alaçatı’da köy kahvaltısı.
Hayatlar: Sabah erken çatıda tamir gürültüsü.
Hayaller: Butik otellerin en babası.
Hayatlar: Her yerde denizanası.
Eveeet, yaza hazır mıyııız! Van, tu, tiri, forooo…

Gençliğime sevgilerimle “ne yazı ama”

 Zaman makinesi olsaydı ve kendi gençliğime, mesela 17 yaşıma, dönseydim, kendime şunları söylerdim:
En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.

Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan, boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme. 

Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat ‘yap et çalış başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun. 

Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak.
Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.
‘Konu komşu ne der’ diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın. 

Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak. 

Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.
Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır. Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır.
Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.
Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama ‘erken kalkan yol alır’ hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30’da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine. 

Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun… Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.
Kızlar!

Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz. 
Erkekler! 

Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.

Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara ‘kendimi suçlu hissetmiyorum’ yaz. Çok faydasını göreceksin. 

Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme. 

Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş.Çünkü reklamda dediği gibi, ‘hayat paylaşınca güzel’. 

Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu. ‘Bendeki bana yeter, hatta artar bile’ dünyanın en güzel felsefesidir.

Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.

Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek.Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın. 

Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de.Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol çok seveceğim de.
Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir. 

Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme.
Abart. Çoğalt. Parlat.

Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?

İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.

Nil KARAİBRAHİMGİL.

Frida Kahlo ve Aşkı…ne aşk ama…okuyun derim..

 

 Diego Rivera’ma..

Seni sevmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Küçük bir kız çocuğu idim, seni sevmeye başladığımda. Şimdi ise bedeni çürümeye başlayan yaşlı bir kadınım. Bütün bedenler çürüyor Diego’m. Eskiyor bütün bedenler.

Ama acı çeken yüreği var ise bir bedenin, daha hızlı çürüyor o beden.

Benim acı çeken bir yüreğim var Diego. Seni sevmeye başladığım o günden beri, acı çeken bir yüreğim var.

Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın.

Ben de seni anlamak istedim. Tüm hayatımı, hayatımın her bir zerresini seni anlamaya adadım. Sen nereye gittiysen, ben de gittim. Sen neye güldüysen ona güldüm. Sen kimi sevdiysen onu sevdim. Hangi kadınla seviştiysen o kadınla seviştim. Bende bulamadığın ve başka kadınlarda aradığın şeyi keşfetmek için, senin öptüğün kadınları öptüm. Dokunduğun kadınlara dokundum…

Senin sevmediklerini de sevdim ben Diego. Neden sevmediğini anlamak için, onları… sevdim. Ya da sevmeye çalıştım… İçimdeki, sana dair olan öfkeyi dindirmek için yaptım belki. Öfkem dinmedi Diego.

Her defasında körkütük aşık olarak, sana döndüm. Ya da aslında senden hiç gitmemiştim.

Seninle Amerika’ya gelmemi istediğinde, benim olduğunu sandım. En büyük yanılgım oldu bu belki de. Sen ne benim ne de başka bir kadının olamazdın. Kimseye ait olamazdın sen! Ruhun buna izin vermezdi. Oysa ki ben, Sana ait oldum hep.Yattığım tüm adamlar ile sana ait olarak yattım Diego. Acı çekerek seviştim onlarla.

Bir tek senin çocuğunu doğurmak istedim. Ah Diego’m.. Bu paramparça rahmimden nefret ettim, bebeğimizi tutamayınca. Söküp atmak istedim rahmimi. Sana çocuk doğurmayı beceremeyen bir organı taşımak yük oldu bana.

Kanlar içinde kaldığımda beyaz çarşaflar üzerinde, bana nasıl acıyarak baktığını gördüm. Nasıl korktuğunu, ölmemden. Sırf bundan ölmedim ben Diegom. Sen acı çekme diye. Ve beni terk ettiğinde, o kanlar içinde kaldığım günkü acı dolu bakışlarına sığınarak, acılı mektuplar yazdım sana. Çaresizlik kokan, kadınlık onurumu ayaklar altına aldığım mektuplar yazdım. Bana acı ve geri dön istedim. Buna bile razıydım sevgilim.

Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakamayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç…

Kurbağa sevgilim, Diego’m..Bana dünyanın en büyük acısını yaşattın sen. Gün be gün öldüm seni sevmeye başladığım ilk andan itibaren.

Ama sevgilim, bir daha gelseydim dünyaya yine seni severdim… Canlı canlı çürüyeceğimi bilerek!



Büyük aşklar her zaman sadakatle anılmazlar…

Bazen en büyük aşklar sadakatsiz olanlardır…

Büyük aşklarda büyük beklentiler 

vardır…

Büyük beklentilerin karşılanamadığı durumlarda ise büyük hayal kırıklıkları…

Hayal kırıklıkları, egoları zedeler…

Zedelenen egolar kendilerini tamir yoluna giderler…

Bazen büyük aşklar büyük sadakatsizliklere gebedir…

Ama sadakatsizlik aşkı öldürmez…

Nefrete dönüştürür…

Nefret de bir aşktır…

Aşkın olumsuz halidir…

***



Şu satırlar Frida’nın hayatındaki en büyük aşkı, iki kere evlendiği kocası, 22 yılını geçirdiği adamla ilgilidir:


“Başlangıç Diego…


Yapıcı Diego…


Erkek Diego…


Arkadaşım Diego…


Ressam Diego…


Aşkım Diego…


Kocam Diego…


Annem Diego… 


Ben Diego…


Benzerlik içinde farklılık… 


Ben kime Diego diyebilirim?..


O hiçbir zaman ve hiç benimle olmayacak…

O kendine aittir…”



Aşk çoğu zaman ihanetle atbaşı 

gider…

Hayal kırıklıkları büyüktür…

Medcezir halindedir…

Manikdepresiftir…

Bir çıkar bir iner…

Frida, manik haldeyken yere göğe koyamadığı Diego’yu depresif günlerinde kurbağa ve denizanasına benzeterek tarif eder:

“Gözleri kurbağanınkine benzer…

Cildi bir deniz anası gibi yeşilimsi beyazdır…

Diego’ya kocam diyemem…

O kimsenin kocası olamaz…

Sevgilim de sayılmaz…

Ondan sadece bir ruh olarak bahsetmeyi denediğimde ise, kendimi duygularımı tuvale dökerken bulurum…” 

***



Önce her şey…


Sonra bir koca ve sevgili bile olamayacak kadar ucuz bir kurbağa ve denizanası…


Aşk işte tam da böyle bir şeydi…


Ve o kadar öyle bir şeydi ki, koca ve denizanası olamayacağına hükmettiği adamla bir kez daha evlendi Frida…


Tek bir koşulla:


Onunla seks yapmayacaktı…


Onu içine alamayacak kadar nefret, tenini teninde hissedemeyecek kadar ürperti, sarılamayacak kadar tiksinti duyuyordu…


Ama yine evleniyordu onunla işte…

Ama yüzyılın ressamlarından en büyük olan iki tanesinin aşkı, sadakatsizlikleri, ölümleri, suikastları, nefretleri, baldızıyla ihanetleri içinde taşıdı durdu…


Hayatın gerçeği ucuz romanlara, pembe dizilere benzemez…


Büyük aşklar bazen ihanetleri içinde barındırırlar…


İhanetler nefretleri körükler…


Nefretler aşkı tetikler…


“Sizden uzakta olduğum günlerde ve gecelerde varlığımı unutmayın diye sizlere portrelerimi bırakıyorum…” demişti Frida…

ohh diyemeden ahhh diyerek güne başlamak!

   

Yataktan apar topar kalkarak başlar bir gün! Daha mis gibi güneşi fark edip ohh diyemeden ahhh diyerek hengameye dalar işte insan.

sabah trafik, yoğun email ve telefonlar, bitmeyen yazışma ve Toplantılar derken oradan oraya Yetişme ve bitmeyen İstanbul trafiği toplantı ve ayrıca yine dönüş yolu ve yine trafik…

arada çay kahve moları bir gün sanki 24 saat değilmişçesine yine trafik koşuşturma….😡

Akşam yine eve dönüş trafiği…. Nihayet gün bitti..

Biraz yürüyüşe çıkıyorum; ılık akşam havası, hafif bir meltem. 

Hava mis gibi, lacivert turuncu bir gökyüzü. Bir kedi yavrularıyla oynuyor, bir kadın onları doyuruyor. 

Yanımdan el ele tutuşmuş 20 li yaşlarda iki sevgili geçiyor, yüzleri aşktan ışıl ışıl geleceklerinden konuşuyorlar. 

En sevdiğim kitabın en sevdiğim bölümünü anımsıyorum. Kulağımda kulaklık, o çok sevdiğim şarkı çalıyor…Şükrediyorum ve Yine de İyi ki yaşıyorum diyorum, iyi ki hayattayım ve ben bunları iyi ki duyup hissedebiliyorum. 

Mutluyum. 🙏 

Ortaköy’de aşıklar da başka aşklar da 

 Büyücüdür bu semt büyücü 
Basmaya gelmez taşına toprağına 
Hele uzaktaysa yaşadığın köyün 
Hasretine demir attın ortaköy’ün 

Saba makamında ezanın sesiyle 
İlk uyanan kuşlardır 
Caminin en güzel yerleridir yuvaları 
Tüylerini kabartıp silkinirler 
Karınlarının acıktığı besbellidir 
Ama yere inmek için çöpçülerin tazzikli 
Suyla yerleri yıkamalarını beklemek zorundalardır 
Çöpçülerin görevi aşkı süpürmek değildir Allah’tan 
Yoksa vay hallerine vay 
Burada aşkı süpürmeye denizin suyu yetmez 
Kendini yerden yere vuran rüzgarın gücü yetmez
Ancak sonbaharın gücü yaz aylarının 
Nice sırlarının yapraklarla yok oluşuna yeter 
Köprünün arkasından kendini gösteren yeni bir umutla 
Cebine sakladığı birasını içerek kuşlarını çağırır 
Buğday satan amca 
Çaybahçelerinin önünü sulayan genç hortumu bir ara 
Kuşlara çevirir kuşların işine gelir yıkanmak 
Sahilde iştahsız çocuklarına peynirin kalanını 
Yedirmek için anneler kuşlara çocuklarıyla buğday atarlar 
Sonunda peyniri de kediler kapar 
Herkezin tanıdığı kahverengi köpeğimiz 
Kedileri kovalar yeni bir gün başlar 

Ortaköy’de aşıklar da başka aşklar da 
Bambaşka orada ruhlar bambaşka 
Günün 25.saatinde haftanın 8. gününde 
Ve beşinci mevsimde bütün ruhlar 
Bir aşk mevsiminde bir aşk gününde bir aşk saatinde 
Çok olmuş zaman duralı 
Ferhat’la şirin gibi bin efsane doğalı 
Dünyaya tekrar gelenlerin elindeymiş evrenin planı 

Eski zamanların enerjisi yüklüdür her bir taşta 
Sizi sarar 
Sizi yorar ağırlaşırsınız 
Osmanlı döneminin gösterişli camiinin önünden 
Şöyle boğaza bir bakarsınız 
Işıl Işıl yanan köprünün ayakları, Beylerbeyi’nde eli 
Demek Ortaköy taşıyor İstanbul’da bütün yükü 
Ne güzeldir Beylerbeyi sarayının yeri 
Denizde uzak yıldızlardan bir gemi kafanızı 
Sağa çevirir kimsenin bilmediği yıldız gibi görünür 
Kız kulesi 
Orda olsalar bile 
Görmez bunları mehtabı içen aşıklar 
Birde sigarasının dumanına dalmış 
Efkarını ateşinde yakan deliler 

Elinde birası yok bir sıgarası 
Bir o banka koşar bir bu banka koşar da koşar 
Maksadı biraz sohbet etmek içini dökmektir 
Konuşmayanın kalmaz anası 
Yüzüne söylemez diğer bankta söver 
Dinleyen de olur bir sigarayla gönderen de 

Üstümün böyle kirli olduğuna bakmayın 
Beni boş biri sanmayın diye tekrar eder durur 
Korkanlar olur ondan aman delidir 
Tanıyanlar zararsız olduğunu söyler 
Kendisine sorarsan 
Sürüden ayrılınca kurt kapmış 
Büyük isimlerle çalışmış iyi bir müzisyendir 
İyi bir müzisyense biraz da delidir 

Bir genç kız elinde dürbün ve cep telefonu 
Bir sigarayı yakıyor birini söndürüyor 
Sevgilisi kaptan geliyor Rusya’dan 
Gemi üç kere düdük çalar sahilde bir alkış kopar 
Kızın telefonu çalar 
Kaptan güverteye çıkar 
Kız dürbünle bakar da bakar 
Ufukta yok oluncaya kadar herkez bu aşkı onunla yaşar 

Böyle olunca Ortaköy’ün manzarası 
Bir yerde oturmak biraz pahalı 
Akıllı bir grup genç buldu kolayı 
Almışlar kasayla birayı ellerinde gitar 
İçiyorlar bankta seyrediyorlar manzarayı 
İçin bakalım için birayı 
Hesaplamadınız hiç tuvalete vereceğiniz parayı 
Orası asıl boğazın sarayı 
Tuvaletçi ne yapsın 
Dil ısırtır mekanın kirası 

Cumartesi pazar iple çekilir 
Para kazanacak standlar barlar 
Her yerde gümüşçüler gözlemeciler 
Bodrum’u aratmaz bir yer 
Yemeden kimse gidemez 
Burada en meşhur 
Kumpirciler kokoreçciler 

Karanlık bir gecede 
Sürü geçiyor denizde 
Balıkçılar teknede 
Oltasıyla tutanlar köşede 
Eğer dikkat etmezsen mangal da boşa gider ateşinde 
Balıkların hırsız kedinin midesinde 

Tarot bakar sevim Abla’mız 
Gelenlere bir köşede sözde tarottur 
Çözüm bulur her derde gidersin 
Pozitif enerjiyle gerçek olur o ne derse 
Yazan var da çizen yok mu 
Ortaköy’de ressam Fethi Develioğlu 
Manzarayı ölümsüzleştirir tualinde 
Bir yaşlı teyze müşteri arar 
Evinde yaptığı böreğe çöreğe 
Turistlerin dikkatini çeken yaşlı teyze 
Ödüllendirilir bir gülle 
Gülle karın doymuyor turist diyecek ama hangi dille 
ilgi göstermezsen şu elle açılmış böreğe 
O da gülü alır satar başka birine 
Yolunu bulur herkez Ortaköy’de 

Bir başka teyze elinde danteli 
Yanında köpeği 
Eskide olsa gümüşçü evi 
Herkezden güzeldir yeri 

Saatler geçmiş anlamadan 
Bu güzelliklerle 
Sıra geldi akşam yemeğine 
Tarih kokusu buram buram 
Yayılan Safiye Ayla’nın resmiyle 
Fasıl eşliğinde hicazla nihavendle 
Yemek yememişsen içinde kalır 
İlhami’nin yerinde 

Karanlığa alışmaz gözler Ortaköy’de 
Mehtap var gökte 
Mehtap turu denizde 
Gözler yalılarda köşklerde 
Okunur neler var düşüncende 
Yaşarsın ulaşırsın düşündükçe 
Bir gün seninde olur bence 
Tur bitti çoktan başladı 
Kapkara’da eğlence 
Arama hiçbir şeyi kadehte 
Çal felekten bir gece 

Büyücüdür bu semt büyücü 
Basmaya gelmez taşına toprağına 
Hele uzaktaysa yaşadığın köyün 
Hasretine Demir attın Ortaköy’ün 
Kim bozar bu büyüyü 
Kim bozar 
Ölüm 
Çoktan aldım Ortaköy’den 
Bir mezar 

(Onur Akay)

ben gidiyorum, eski 23 nisan heyecanımı bulmaya…  

  

artık eskisi gibi tadı olmayan bayramlardan biri de 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı oldu..
yok yok şimdi büyüdün eşşek kadar oldun ondan zevk almıyorsun demeyin, 

sorun bu bayramın heyecanını eskisi gibi yaşatamayanlarda..
kalktım sabah televizyonu açtım karşımda sabah kuşağında garip garip insanlar kadınlar adamlar 
2. sınıf eski diziler bilimum çeşitli kadın programları… 
Bakıyorum caddelere doğru düzgün araba yok, sizce kaçı kutlamalara gitti? Hazır Perşembe den cuma bağlanıp hafta sonu kaçsak diyenler çok dimi ✌️
yıllardır trt ve bir kaç kanal hariç yayın akışları hep aynı kaldı bu bayramlarda diğer kanalların…
Ve artık resmi tatillerin amacı da insanların törenlere katılmasını sağlamak yerine işten güçten kaçıp bir yerlere gitsin de kafa dağıtsın oldu!
Bizlere Atatürk’ü hep sözleriyle anmayı öğrettiler. 
sınıf süsledik, 
Yıllarca aynı konuşmaları aynı şiirleri her yıl tekrarlayarak okuduk hatta şimdilerde kızım bile aynılarını okuyor,
Hava durumuna göre bazen güneş bazen yağmur altında anlamsız hareketler yaptırıp bayram kutlattıyorlar…
Her Bayram birilerinin yazdığı klasik cümleler öğrettiler Özlü sözler diye bize ve mikrofonda kuru kalabalığa sayıkladık..
Bir allahın kulu çıkıp ufkumuzu açmadı, 
Neden bu hareketleri yaptığımızı anlatmadı, 
bu şiirde ne anlatılıyor dendiğinde kahramanlık, sevinç dışında bir iki kelime daha söylenmedi üstüne? 
son yıllarda bir de siyasi olaylara kurban ettik çocuklarımızın bayramını, geçen sene meclis başkanı o çocuk olmuştu da bu senede hangi çocuk olur acaba diye düşünmüyor değil insan…

Artık işyerinde motivasyon toplantısı yapalım, işimize motive olalım diyen insanlar, kendi milletlerine motive olmayı unuttular yıllar önce armağan edilen bayramların vatan Duygularını kabartıp motive olmaktan hep kaçtılar…
Yani Ülkece motivasyon toplantıları hep ikinci planda kaldı, hatta plana giremeyenler bile oldu..

Bir de günümüz Türkiye’sinde cocuklarin hiç bi degeri olmamasininin üstünü örtmek için sürekli sarfedilen “dünyada cocuklara armagan edilmis tek bayram bizde” lafinin kaynagi oldu bu bayram. onlarin bayramdan baska seyleri var mi yok mu bilme ihtiyaci tabi ki duymuyoruz… Sokaklar kimsesiz çocuk dolu, ne bilimsel yatırım, ne sosyal ne de kültürel gelişim var ama parası olan en iyi okul her zaman sunuluyor dimi… Maalesef çocuklar da kapitalizme kurban gitti ülkemde!

Artık camı açtığımda çocuk sesi duymak istiyorum, 
dışarı çıktığımda tüm çocuklar gülsün istiyorum, stadyumlarda veliler dışında insanlar olsun istiyorum, Atatürk’ün sözlerini reklam aralarında değil kafaya kazınacak şekilde görmek isitiyorum, 
gazetelerde manken poposu değil doğru düzgün bilgi görmek istiyorum, insanları tatil beldelerinde, alışveriş merkezlerinde değil kutlamalarda da görmek isitiyorum…
ben gidiyorum, eski 23 nisan heyecanımı bulmaya…  
Sizler de biraz bulun istiyorum🙏