Artık

“artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dısarı çıkmak istemiyorum. beni
yoran iliskiler, yeni tanısmalar, yeni yüzler aramıyorum. eski dostlukların da
özetini çıkarmaya basladım. iliskilerde tasarrufa gidiyorsun her seyde oldugu
gibi ve gereksiz insanlari hayatindan atmak istiyorsun.

yapmacik, inanmadan konusmak istemiyorum artık. beni anlamayanlarla konusmak
cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. istedigime
istedigimi deme özgürlügüne sahibim, elestirme hakkını olusturan yasamislık ve
yeterli yas faktörü artik bende de var.

“ben demistim” ,”ben bilirim”,”ben zaten anlamıstım”, sendromunda olanlarla
arkadasliklari bir kez daha sorguluyorsun. iliskilerini sadelestirmeye
baslayinca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. kötü gün
dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. iyi gün dostu bulmak
ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. dostlar
ihtiyaç oldugunda göçmen kuslar gibi sicaga uçuyor ve sadece seninle birlikte
sürüden ayri düsenler kalıyor.

zamanın ne kadar kıymetli oldugunu ögreniyorsun buralara kadar gelirken. uzun
düz otobanlardan oldugu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulasabilirsin
hedeflerine. kestirmeleri de ögrendim gide gele. bos geçen her saniye degerli
artık. daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan
yana degilim. gerektiginde “hayir” demeyi ögrendim ve bu kelime basta
karsındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. sevgiye
önem vermek gerektigini, zamanı geldiginde elinde sadece sevginin kalacagını
biliyorum. sevgi paylasildıkça olusuyor, olgunlasıyor.

aileme ve seçtigim tüm dostlarıma daha önce göstermedigim sevgi, anlayis ve
ilgiyi gösteriyorum. biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor,
ne kadar sevgi dolu oldugu hatırlanıp anılıyor. bana çok genç olduklarını
hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya basladılar.
verecegim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben
biliyorum ki yasamadan hiçbir sey ögrenilmiyor. yasamıslıgın olusturdugu bir
alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

………. ”

yazan: can dundar

Reklamlar

yeni bir hayat, yeni ben diyerek kendin için yaşa…

henuz 18 ini yeni bitirmiştin, enerji ve umutla dolu
hayata başlamaya hazırdın… ne oldu? istemediğin bir
okula girdin. insanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için… sevmediğin bir bölümde senelerini
harcadın… ayaklarını sürüye sürüye gittin
derslere… çalışmak istemedin ama yine de zorladın
kendini… güç bela bitirdin sonunda… ne ailen, ne
de arkadaşların görmedi yaptığın fedakarlığı…
alkışlamadılar seni,omuzlarının üzerine çıkarmadılar,
madalya takmadılar… enerjin çoktan
tükenmeye başladı bile… kimse bilmez nasıl kendini
feda ettiğini… ruhunu teslim ettiğini… gençliğini
tükettiğini…

şimdi iş bulman gerek… para kazanman, araba alman,
ev alman gerek… istemediğin bir işe girdin… böyle
olması gerekiyor diye… sırf çevrendekiler bekliyor
diye… insanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için… sabahın köründe gidiyorsun işe…
sevmediğin insanlar ile gününü harcıyorsun… heyecan
duymadığın işlerle zamanını geçiriyorsun… yarının
gelmesinden nefret ediyorsun… sevildiğini hissettin
mi peki? ya saygı? bitti mi insanların istekleri?
özgür müsün artık? hayır hala özgür değilsin…

şimdi evlenmen gerek… öyle ya yaşın geçiyor, evde mi
kaldın ne? arıyorsun etrafında uygun
birisini, artık evlenmeliyim diyorsun…acaba
gerçekten istiyor musun? sana uygun birisini buldun
işte, boyu boyuna, mesleği mesleğine, parası parana
göre… peki ya kalbin? düğününden bir gece önce
sessizce itiraf ettin kendine, ya doğru kişi değilse?
belli ki hazır değildin bu evliliğe… evlenmek için
evlendin… insanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için…mutlu oldun mu peki?
kalbin heyecanla doldu mu? akşam eve koşarak döndün
mü? sevildiğini hissettin mi? seviştin mi tüm
varlığınla?

daha evleneli bir sene dolmadı, insanlar çocuk demeye
başladılar… istedin mi gerçekten bir çocuk sahibi
olmayı? hazır mısın bir canlıyı yetiştirmeye? söyle
bana ne verebilirsin bu küçük insana? hayatı kendi
gözlerinle hiç yaşadın mı? ne istediğini biliyor
musun? ya istemediğini? hiç risk aldın mı? sen hiç
kendin için bir şey yaptın mı? çocuğun bir gün sorarsa
özgürlük nedir? ne cevap vereceksin? sen hiç özgürlüğü
yaşadın mı?

evliliğinde problemler yaşıyorsun… sevmediğin bir
insanla cehennemi paylaşıyorsun… boşanmak fikri
kafana gelip gelip gidiyor…cesaret edemiyorsun…
insanlar ne der diyorsun… gene kendi duygularının
üzerine bir duvar örüp başka insanlar için evliliğinde
kalıyorsun… fedakarlığını gören biri var mı?
yaşadığın ızdırabı senin gibi yaşayan?

korkuların seni hapsetmiş, her geçen gün etrafına bir
duvar daha örüyorsun. sevilmeme korkusu, yalnız kalma
korkusu, başarısız olma korkusu, saygınlığını yitirme
korkusu ve daha neler neler… hayatında hiç
korkmadığın bir gün oldu mu? cesaretle atıldın mı hiç,
ya bilmediğin bir dünyaya girdin mi? sevilmemeyi göze
aldın mı hiç? gülünç duruma düştün mü? ağladın mı
doyasıya, insanlara aldırmadan? acı çektin mi hiç,
hani öleceğini düşünecek kadar… ve iyileşmeyi
başarabildin mi hiç?

yaş erdi kemale diyorsun, bu saatten sonra benden ne
köy olur ne kılavuz. umutların tükenmiş, hayallerin
yıkılmış… koca bir ömür başka insanların kontrolü
altında geçip gitmiş. alışmışsın artık
bu düzene, artık istesemde çıkamam diyorsun… ve gene
kendin için bir şeyler yapmaktan vazgeçiyorsun…

ne olurdu istediğin okula gitseydin… kim ne derse
desin, ressam olsaydın… müzisyen, arkeolog, sanatçı,
sporcu olsaydın…hayattaki büyük adımları ancak hazır
olduğunda sen istediğin için atsaydın… ne olurdu
biraz risk alsaydın? biraz kendine güvenseydin? biraz
kendine inansaydın? ne olurdu seni çepeçevre saran
zincileri kırıp, önünde ki duvarları aşıp, kendin
olabilmeyi başarsaydın? kim ne diyebilirdi sana? gene
kimse madalya takmazdı, gene kimse alkışlamazdı, gene
kimse seni omuzlarının üzerine çıkarmazdı… ama sen
kendine saygı duyardın!

haydi şu anda şu dakika bir daha bak hayatına… bu
sefer kendin için bir şeyler yap… bırak insanlar
sevmesin seni, bırak senin mutsuzluğundan mutlu
olmayıversinler, bırak takdir etmesinler,
onaylamasınlar, bırak dedikodunu yapsınlar, itiraz
etsinler… hayatında bir kere olsun bu riski al!

istediğin mesleği yap… zevk al ürettiğin işten…
uçarak git işine…keyif al birlikte çalıştığın
insanlardan… yaşamını kendin seç ve mutlu ol
seçtiğin bu yaşamdan…

istediğin insan ile istediğin zamanda evlen… ister
20 inde ol, ister 50 inde… senden başka kim bilir
doğru insanın kim olduğunu ve doğru zamanın ne zaman
olduğunu? dinleme başkalarını… evlenmek için hiç bir
zaman geç sayılmaz… ve hatta istiyorsan
evlenme… bu yaşam senin ve ızdırabını da,
mutluluğunu da yaşayan tek sensin…

istediğin zaman çocuk yap… kendini hazır
hissettiğinde, yaşama bir canlı getirmek istediğinde
ve o çocuğa verecek bir şeylerin olduğunda… ve hatta
istemezsen hiç çocuk yapma…

istiyorsan başka bir şehre taşın, başka bir ülkeye,
başka bir kıtaya… mecbur değilsin bu şehire tıkılıp
kalmaya…

istiyorsan yeniden okula başla, yeni bir meslek, yeni
bir hayat, yeni ben diyerek kendin için yaşa…

şimdi soruyorum sana…

ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın?

İş Eş Çocuk Kariyer

Bu başlık sana neler çağrıştırmış olabilir? İş arkadaşları, zamlar, mülakatlar, yöneticiler, mesai saatleri, almamız gereken terfiler, istifa gibi tüm kavramlar olmalı veya ekleyeceğiniz farklı maddeler ;).

Epey kafa yordum aslında bunlara hatta çok ta erken yaşta…

Çünkü genç bir profesyonel, hayatının en önemli dönemini bunlara kafa yorarak geçirmektedir değil mi?

Arkana yaslan, ve yazıyı iyice oku kesin kendinden bir parça bulacaksın hatta yazının üzerine ilave yaşanmışlıklar ekleyebilir ya da istediğin kısımları çıkarabilirsin.
Benzer durumlarla karşılaşmış genç profesyonellerden biri, ya da yıllarını iş hayatına adamış bu gerçeklerle yüzleşmiş bir üst düzey yönetici ya da yeni mezun olup, tüm enerjisini bu döneme adamaya hazır bir genç olabilirsin.
Rahat ol, ben de gencim. Yani yeni yetme de değil hani 😉

Bunca yıl iş hayatımda profesyonel anlamda dolu dolu çalıştım, bana göre başarılı, az tatilli, bol olmasa da primli, çokça sosyal medya içerikli ve yenilikli 12 seneyi doldurdum.

Son 6 ay ya da 1 sene diyelim daha ne kadar işlerin böyle gideceğini Yada gitmeyeceğini sorgulayarak birşeylere karar vererek çeşitli başlıklar arasında uzun denecek bir yolculuk yaptım. (Burada o yolculuğun detayına çok girmeyeceğim)

12 koca senede iş hayatında özetle neler yaşadım bakalım,

21 yaşımdan 32 yaşıma geçtim,
Çok güzel dostlar kazandığım gibi tanımaktan da utandığım insanlarla iletişim kurdum, çalıştım, onları da tanımakla halime şükrettim.
Çok sayıda yönetici görevlerini üstlenmiş ancak çok çok az sayıda gerçek yönetici vasıfları taşıyan insanlar ile çalıştım. Onların kazandırdıkları için minnettarım. Kendilerine de sık sık dile getirmeye çalışıyorum, umarım mutlu olmalarına sebep oluyorumdur.
Çokça eğitimler verip, bildiklerimi insanlara anlatmaktan pek mutlu oldum.
İş hayatı dediğiniz bu yerde, pazarlama dışında çok ciddi tecrübeler edindim. Ciddi ve ağır tecrübeler.. Bunlara genç yaşta tanık olmanın hem katkısı hem de benden götürdükleri oldu.
Ara ara stres ve hareketsizlikten dolayı kilo aldım, kilo verdim.
Stresten son 2 yılda iki hastalıkla tanıştım. Allah beterinden korusun..
İş hayatından nasibimi ve beklentilerimi erken alarak, hayallerimi biraz revize ettim. Kendime yeni kapılar açtım.
İş hayatında şansa inanmayanlardanım. Hatta hayatta da şans diye bir kavramın varlığına çok inanmıyorum. İş hayatı özelinde irdelersem; şans sandığınız şey bana göre, hak edilmiş kazanımlardır. Yani bu kapıları şans değil ben açtım; çok şükür ki hak ettiğimi düşünerek. Yani bulunduğum her yerde olmamın bir sebebi vardı. Buna da kader ve kısmet diyoruz.
Açıköğretimden ikinci üniversiteyi bitirdim üçüncü farklı bölüme kayıt yaptırdım da sonu ne dedim? Evlendim ve anne oldum ve şimdi İş hayatındaki tüm kadınlara önce ruh ve beden sağlığı diliyorum.
İş hayatının etkisine ve esnek çalışma saatlerine rağmen hayırlı bir evlat, bakımlı ve başarılı eş, şefkatli anne ve iyi bir abla olmak için çok çalıştım, hala da devam ediyorum.
İstediğim tatili hala yapamadım muhtemelen istifa ettikten sonra yapabilirim.
Bol bol ağladım desem yalan hiç ağlamadım mübarek cesur yürek modeliyim gerçi kadınız ya da insanız doğamızda var sğlamak. Bana yapılan çokça haksızlığa karşı hiç susmadım ve hak edilmediğim yerde kendim için iyi bir zaman tayin ederek ayrıldım, hiç durmadım!
İnsanları hep gözlemledim, davranış nedenlerini sorguladım.
Birçok insana hem iş hayatları hem de özel hayatları için yardımcı olmaya çalıştım. Çoğu tarafından ‘yaşam koçu’ görevlerini bile üstlendim. Bundan çok büyük zevk aldığımı söylemeliyim. Bazen sizin yerinize birisinin, nefes almanız ve bakmanız için pencereyi açması gerekebilir.
İşten fırsat buldukça (ki en acıklı cümle budur; fırsat bulmak) yakın yerleri bol bol gezdim, yeni şeyler keşfederek içimdeki enerji dolu insanı tüketmemeye çalıştım.
Kendimce başka yerine getirmem gereken kişisel görevlerim için uğraştım.
Çokça tasavvufla ilgilendim.. Neden paylaştım bunları dersen, özellikle iş hayatında perde arkasında bunlar duruyor. Mutluluk; evet çalışarak, dolaylı ya da doğrudan hep elde etmeye çalıştığın mutluluk için…Bu sürede senden götürdüklerini görmeyecek kadar kendini kaybettiren rekabet hırsı! Iş hayatı böyle işte! Bizi en az 15 sene eğitim aldıran, yaşlıların bayramdaki ilk sorusu !
Emek harcadıkça, hakkını vermeye çalıştıkça hırslı sanıldığın,
Hani hakkında binlerce kitap yazılan. Hatta bu kitapların çoğunun iletişim, davranış ve başarı üzerine olduğu ama kimsenin iletişim kurmak için en ufak bir çaba harcamadığı,
3 gün tatil yapabilmek uğruna aylarca beklediğin ama gittiğinde çoğu zaman burnundan getirilen,
Eşinle, çocuğunla, evinle, ailenle, sevgilinle ya da yalnızlığınla geçirdiğin zamandan çok zamanı isteyen,
Her türlü insanla uğraşmak, pardon iletişim kurmak ve iş yapmak zorunda olduğun. Kariyer basamağını çıkmak için ya sessiz kalman, türlü oyunlara göz yumman ya da mesela çok para harcayıp ödül kazandırman gereken,
Koca bir haftayı, hafta sonu ne yapacağının hayaliyle geçirdiğin; hafta sonu ise lanet Pazartesi gününü düşünürerek ziyan ettiğin,
Kendine vermek istediğin bir mola için, toplantı takviminde kırk takla attığın, iş hayatı.
Bence bu kadar yeter; çünkü hepinizin aynı anda istifa etmesini istemem. Kredi kartı borçlarınız var malum, hani şu 2000 tl ye sırf gösteriş için aldığınız çantaları 12 ayda ödediğiniz.

Tüm bunları okurken, iyi öyle de çalışmak zorundayız diyeceksiniz. Evet, bence de hepimiz çalışmak zorundayız. Hem de iş tatmini yaşayarak, keyif alarak, tadını çıkararak, yer yer sinirlenip gerilerek. Ama insanlığımızdan taviz vermeden, saygı çerçevesinde ve birlikte yol aldığımız insanları ve kurumları her daim düşünerek, çalışmak zorundayız. Ama şartları iyileştirmek, değiştirmek sadece senin elinde; kurumların ya da kişilerin değil. Ve modern hayat kavramının yaratmak istediği “Tek başına, dimdik ayakta dur!” duygusunun aksine, birçok insana ihtiyacın olduğunu unutmayarak.Anlatmak istediğim tamamen bu..

İş hayatı, aşk hayatı gibi farklı davranman gereken hayatlar yok! Bir tek hayatın var ve şu an onu yaşıyorsun..

Hayallerin, mutlulukların, işin, eşin, sevgilin ya da yalnızlığın; en önemlisi aileni de kucaklayabileceğin bir tek hayat.

En çok sevmen ve değer vermen gereken kendinle yaşayabileceğin bir tek hayatın var. Bu dünyaya geliş sebebini kavrayacağın ve sana ‘verilmiş’ esas sorumluluğu yerine getireceğin bir tek hayat..

Kendine sorman gereken sorular için bolca ayna, harika kağıtların ya da defterlerin var.

Arada bir saate bakmadığınız günler geçirin. Benim o günlerimden birer kare…

20140402-113311.jpg

Yaşa -mak!

Gün içinde ne kadar çok şey yapıyoruz, nelerle uğraşıyoruz? Sürekli bir koşuşturmaca, kovalamaca. Toplantılar, hazırlanması bitmesi gerekenler, sunumlar, müşteriler, yöneticiler…
Hava kararsın, iş bitsin de eve gidelim. Yuvamıza dönelim. Kapımızı kapatıp, kendi dünyamızda olalım.
Yıllar geçip gitti ve gidiyor. Akşam olduğunda, eve girdiğimde yeni eşyaların, son model televizyonun, konforun bir şey ifade etmediğini öğrendim. Neredeyse evlerde, teknoloji harikası eşyalar birbiriyle konuşur hale geldi. Yüksek fiyatlı olmasa da konforlu evlerle tanıştık. Asansörlü, kaloriferli evler, beş yüz kanallı TV ler,…
Hiçbiri evi, ev yapmıyor.
Evde beni bekleyen, yüreğimi ısıtan, yaşadığımı hatırlatan değerler olmadıkça otel ya da ev ne farkeder.Belki seni kucaklayan bir sevgili, bacaklarına yapışan bir çocuk, sevinçten kuyruğunu nasıl sallayacağını şaşıran bir köpek… Seni bekleyen… Seni özleyen… Belki yaşlı bir anne, belki hasta bir yürek… Yaşamını anlamlandıran, dışarıdaki dünyaya kapını kapattığında seni kucaklayan, özelini yaratan…
Unutuyoruz değil mi? Gecenin bir yarısı işten eve dönüp, ya yatağa atlıyoruz ya da televizyonun karşısında koltuğa gömülüyoruz. Evlerimizde, turist gibi yaşıyoruz. Daha kötüsü, içindeki değerlere de, gereken zamanı, özeni veremiyoruz. Daha lüks bir evde oturabilmek ya da oturamayacaklarımızı da satın alabilmek için, evi ev yapan gerçek değerleri unutuyoruz.
Evi ev yapan duvarlar, içindeki eşyalar değil ki… Evi ev yapan, içinde seni bekleyenler.
Eşin,çocukların,kardeşin,annen,baban,deden,anneannen, babaannen belki de sevgilin..belki de evcil yol arkadaşın…
Kısaca…
Yaşaman Gerekeni Yaşa

Sevgili ye sevgiye dair!

Sevgili Sevgilim,

Bugün yani 9 temmuz 2013 itibari ile tam tamına 11 yılı devirmişiz vay be dedim kendi kendime ne kadar kocaman yıl!
Oysaki daha dün gibi hatırlıyorum ilk tanışmamızı ilk buluşmamızı nikahımızı düğünü bla bla diye duygusallığın dibindeyim yani…

Ama bir küçük hesap yapmak geldi yine de içimden

Bu 11 yıl içinde yaşanmışlar, yaşanmamış yarım kalanlar,
Hevesler, kursaklar, pişmanlıklar, tühler, sevinçler, gülümsemeler, kayıplar, kazançlar, ihtiras, tutku, kavga, hoppp bir Dallas bile olabilirdik yani 😬
Neyse,
11 yıl boyunca günlük yaşantımızın bir özetini yapmak gerekirse;
1) Ortalama işe gitme saatimiz ve uyuma saatimizi ele alıp 24 saatten bu süreyi çıkarsak yani 20 saati bize kalan 4 saat !
2) Bu 4 saatlik dilimde tuvalet, yemek gibi ihtiyaçları da 1 saat ile düş…bize kalan minnacık bir 3 saat!
Yani 11 yıl boyunca ortalama hergün birbirimize sadece 3 saat ayırmışız!
Valla CaCanan Albayrakle toplam 2 yıl hiç ayrılmadan aynı ofiste olduğumuzu düşünürsek senden daha fazla vakit geçirmişim bu durumda

Neyse;

1 yıl 8766 saat yapıyor ise;
Ve biz 1 günde kendimize yalnızca 3 saat ayırabilmişsek 1 yılda sadece 1095 saat ediyor (inanılmaz)
Toplasan çarpsan anca 1 yılda 45 gün yani…. Yuh!

1 yıl toplam 45 gün birlikte olan bir çift 11 yılda anca 495 gün eder,

Yani kısaca biz aslında 1 yıl 4 ay gibi zaman dilimince birbirimize vakit ayırmış oluyoruz..
Tabii bu kadar görüşme ile tartışma kavga da yapılmayacak değil hani düş 1 yılı….

Bize Kalan 4 ay!
Baby bu 4 ayda konuşmadan izlenilen dizileri düş 👺
Bize kalan hiç…
Yani bugün evliliğimizin aslında 1. Günü
Bu durumda daima yeni evli kalabiliriz…
Nice 11 yıllar olsun şekerim…

Yani uzun lafın kısası,
Bu kadar süre zarfında cırcır böceği gibi konuşan beni bıkmadan usanmadan dinlediğin ve hatta gerekirse sustuğun için 😇
Çok mersi…
Nice yıllara sevgili sevgilim…

Soba… Ve aramızdaki gizli kalmış özlem!

Birgün özlemle o günleri geri isteyeceğim aklıma gelmezdi!
Sobalı evde büyüdüm ben…
Sobalı ev bir başkadır.
Her rüzgarı sevmeyen evdir onlar!
Kaloriferli evlerde büyüyen çocuklar ile sobalı evde büyüyen çocukların hayatlarının eşit şartlarda başlamadığını daha o zamanlar görür sobalı evde büyüyen çocuklar!
Başarmak için “başarılı sayılabilmek” için üstesinden gelinmesi gereken onlarca şey olduğunu bilir!
Çünkü evin ısınabilen tek odasında aile fertleriyle “ders çalışmaya çalışmak” demektir. televizyon sesiyle ders çalışmayı öğrenmek demektir.
sobalı ev soğuk demektir..
buz gibi bir evde uyanmak, tir tir titremek ve yorgandan çıkmadan anne veya babanın sobayı yakmasını beklemektir…
ama aynı zamanda sevgi demektir çocuklar için, korunmaktır, sarıp sarmalanmak sevgiyle.
Özleyeceğimi bilmezdim bu cümleyi “çocuklar kalkmayın daha, babanız yeni yaktı sobayı, ısınır şimdi ev”.
O zamanın anne ve babaları erkenden kalkıp ev soğuk olmasın diye çocuklarının güne güzel başlaması için ellerinden geleni yapmışlardır.
o yüzden her türlü zorluğuna, olumsuzluğuna rağmen hem anne babalar hem çocuklar tarafından güzel hatırlanır eskinin sobalı evleri.
bir de buram buram kokan kızarmış ekmek kokusu…
sabah kahvaltısında yenen üzerine yağ sürülmüş ve azıcık bal sürülmüş kızarmış ekmekler.
İşte insanın hayatında bazı kareler vardır ki ölene kadar peşini bırakmaz!
Hatta hiçbir zaman o evde ısındığım gibi ısınamadım. çünkü her anlamda farklı bir sıcaklığı olan, çocukluğumu bıraktığım evdi o ev!

İnsan olmak …

Insan olmak….
doğmak, emeklemek, sevilmek, gülmek, acıkmak, gaz çıkarmak, öğrenmek, gururlanmak, nefret etmek, nefret edilmek, evlenmek, boşanmak, anne olmak, baba olmak, gülmek, ağlamak,uzulmek, sevinmek, hata yapmak, basarmak, basaramamak, arkadaş olmak, denemek, zannetmek, anlamak, anlasilmak, anlatmak, bilmek, yasamak, ölmek…
vs.
Gerçek olan şudur ki; iki farklı kutbun orta noktasini tutturabilmektir.
siyah ve beyazin bitmek bilmeyen mucadelesinde griyi yakalayabilmektir yakalamak istemektir çabalamaktır göstermektir bu çabaları!

Çünkü terazi birkere sallanmaya bir basladi mi durmaz; durdurulamaz ne acı

20131001-073117.jpg