Durun gitmeyin! Siz kardeşsiniz!

Herkeste bir gitme arzusu. Dolar uçuşa geçmiş, başkanlık tartışmaları canını sıkıyor, sınırımızda savaş, içeride terör belası, biliyorum…

Ama, nereye gideceksin ki zaten?

 

Memleketin içinde debeleneceksen, git. Şehirden sıkıldıysan, trafikteki kornalar ruhunda çalıyorsa, asansördeki selamsız adam yüzüne bön bön bakıyorsa, damızlık bir tip omuz atıp geçiyorsa sokakta, masandaki dosyalar çalıştığın plazanın maketi gibi yükseliyorsa önünde, yürüyen bantta gibi hissediyorsan hayatta kendini; git.

 

Küçük bir kasabaya git, yerleş. Küçül, kalabalıktan uzaklaş, ruhunu temizle. Ama sıkılırsan, gel.

 

*

 

Artık Amerika’yı falan unut bir kere. Bu seçimden sonra oraya gidip anca beyaz Amerikalıların çimlerini biçersin. Amerikalılar Kanada’ya kapağı atmak için başvuru sitelerini çökertiyorlar yoğunluktan, senin orada ne işin var?

 

Meksikalılar, Kübalılar, El Salvadorlular, Porto Rikolular işgal etmiş zaten memleketi. İngilizcen yetmez, İspanyolcayı ana dil yapman lazım. Hintliler, Çinliler neredeyse bir Avrupa ülkesi kadar kalabalıklar. Sen işini gücünü bırakacaksın da, Amerika’ya yerleşeceksin cıbıl cıbıl. Kendine Türk arkadaş arayacaksın. Sonra sorgulayacaksın kendini, bu arkadaşımla Türkiye’de olsak arkadaşlık eder miyim?

 

*

 

Almanya’ya da gitme mesela. Büyük şişersin. Saat dokuz dedin mi sokakta adam bulamazsın. Oranın düzeni bizim insanı ruh hastası yapar. Karınca gibi planlı, düzenli, analitik olamazsın sen. İllaki kaytarmak isteyeceksin, bir kısa yol bulmaya çalışacaksın hayatta. Almanya’da yemez bunlar. Burada Almancı, Almanya’da yabancı olacaksın. Kapını bir kez çalmayacak hiç bir Alman komşun. Anca fazlaca gürültü yaparsan ‘Polizei’ gelecek kapına, ona dert anlatacaksın.

 

*

 

Uzak yerlere gitme. Avusturalya misal. Ya da dünyanın en yaşanılası yeri falan diye Yeni Zelanda’yı hedefleme. Arkanda kimse bırakmadın mı? Birine bir şey olsa, dönüp gelemezsin. Dünyanın bir ucu dedikleri yer oralar işte. Çok medeniymiş, çok mutluymuş insanlar. Evet öyle. Ama sen onlardan değilsin ki? Yanında kafanı da alıp götürdüğün için, Sydney’de bir kafede mutlu mutlu oturup ilkokul arkadaşın Samet’in Facebook sayfasına bakacaksın.

 

*

 

Çok soğuk yerlere de gitme. Herkesin medeniyet rüyası Kanada’ya sakın gitme mesela. Tam on bir yıl orada kalıp dönen arkadaşıma ‘neden döndün oğlum, manyak mısın?’ deyince, on bir yılını şöyle özetlediydi: ‘çok soğuk oğlum!’

 

Soğuk yere alışamazsın sen. Bizim bünyeler güneş ister. Bazen günün ortasında felekten bir saat çalıp, güneşin alnında malak gibi duralamak ister bizim bedenler. Bir de çay oldu mu yanında. Hele bir de senin gibi işsiz güçsüz bir dost, ömre bedel…

 

Kapının önündeki 3 ton karı küremezsin sen Kanada’da. Ellerin plaza eli, bedenin Akdeniz bedeni. Birine yaptırayım desen, Türkiye’deki Genel Müdür maaşını isterler. Sinirlenip kürek takımı alırsın, iki kürer, sonra bakakalırsın.

 

*

 

Çok medeni, mekanik Avrupa’da bir yer seçme Almanya dışında da. Irkçılık almış başını gidiyor. Birinci sınıf vatandaş olamayacağın bir memlekette nasıl huzur bulacaksın? Kara kafalar diyorlar bizim gibilere İskandinav dostlar, bilir misin?

 

– Ben çipil sarışınım arkadaş, kendimi aryan ırk arasına yediririm,

 

– Gider orada bir Türk mahallesine yerleşirim, Brüksel’de Burdurlular Kahvehanesinde takılırım,

 

– Biz zaten İtalyan’a benziyoruz milletçe, aralarına karıştım mı kimse anlamaz, gibilerinden bir diyeceğin varsa sen bilirsin.

 

Ama gittiğin yerde hep yabancı kalacaksın, unutma. Türk kahvesinde bir Euro’ya içtiğin ince belli çay bile hasret kokacak.

 

*

 

İngiltere’yi hiç düşünme. Çünkü İngiltere deyince Londra’yı düşlüyorsun biliyorum. Gofret kolisinden hallice bir apartman dairesine, Türkiye’deki yıllık maaşının yarısını vereceksin bir ayda. O da Londra’nın merkezinde falan değil ha, trene binip şehre gideceğin mesafede. Hesabını baştan yap. Londra’nın merkezinde oturman için ya bir prensle evleneceksin, ya da Chelsea’de top oynayacaksın. İkisi için de geç değil dersen, bilemem. Bence para biriktireceğine antrenmanlara başla, daha büyük bir olasılık var.

 

Sürekli yağan yağmurunu, hep kapalı havasını saymıyorum. Bizi bozar. Sütlü çayını içer, içinden bir Ege türküsü söylersin.

 

Londra dışını hiç düşünme sakın. Adanın diğer bölgelerinde misal bir pub’a girsen gece yanlışlıkla, kırmızı burunlu holigan abilerin bakışlarından öyle tırsarsın ki, bırak İngiltere’de kalmayı, Çorum Sungurlu’daki halanın evine yerleşmeyi tercih edersin.

 

*

 

Sayacak yer de çok, her birine takacağım kulp da.

 

Aslında demek istediğim şu:

 

Gitmeyin güzel insanlar, biz kardeşiz. Gittiniz mi birbirimizi özleriz. Yılda bir gelinen tatille falan da geçmez hasretimiz..

ALINTIDIR 

Bildiği gibi gelsin hayat, işimiz bu yaşamak!

“Bildiklerini unut. Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla. Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi bütün genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et. Gıybet etme sakın… Bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker. Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın.
Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan, onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar. Kâinatın matematiğidir. Bir koyar, bir alır insan. Bilmeden kendi hesabını dürer. Hiç bir konuda emin olma… Kendini ayrıcalıklı sayma. Konumuna ya da mevkiine, ismine veya şöhretine güvenme. Şu hayatta tüm zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir. Nazlı nazlı yükselir köpük, derken pat diye sönüverir. Her zaman başkalarından öğrenmeye açık ol. En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma. Cümlenin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy. Açık kapı bırak daima. Ne kadar bilsen de hiç bir zaman yeterince bilmediğini unutma. Tevazudan şaşma. Ancak o zaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden…” Tebrizli Şems
Şems, ne kadar da güzel özetlemiş, aslında… Bilginin cehaletinden kurtulmak… yaşam sevinciyle dolmak, her yeni doğan gün yenilenen yaşam enerjinle ışık saçmak, umut olmak, dost olmak… ve daha nicesi…

“Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak, hayat sana rağmen değil seninle birlikte aksın. ‘Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir’ diye sakın endişe etme. Hem nereden biliyorsun, hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” E. Şafak
Her ne kadar fırtınalı, karlı, yağmurlu da olsa hava, bir anda güneş doğar ve sizi ‘siz’ yapar, güçlendirir… Hem güneş te güzel, karda…
Her şey hayata ayrı bir şükür sebebi…Kendinizi mutsuz mu hissediyorsunuz, yoksa? Arkanızdan konuşulduğunu, ihanete uğradığınızı, yarı yolda bırakıldığınızı, bir daha asla sevemeyeceğinizi, aksiliklerin peşinizi bir türlü bırakmadığını ve bırakmayacağını mı?
Atın gitsin, tüm bu kötü düşünceleri çöpe… “Olan olur, biten biter, hayat devam eder…”.zaman hızını kesmekten vazgeçiyor mu? Ölen yakınlarımız geri geliyor mu? Hayır. Zaman hep akıyor…Evet, hayat devam eder. Yaşadıkça, acıya dayandıkça,Dayanın acıya da, umuda da… Kucak açın, sabra da mutluluğa da…
Ansızın yüzünüzü güldüren insanların varlığını hissedin; bir de küçük mutluluklarla çocuklar kadar şen olabilmeyi…

Şimdi soruyorum sizlere, hayattan keyif almak için birçok sebep varken insanlar, neden agresif ruh hallerinin tutsağı oluyor dersiniz? Ne gerek var?
image

Bir Kadından Diğer Kadına Mektup

Bir kadından diğer kadına mektup;”Bir liste var önümde; yıllar sonra edindiğim. Senin bir kenara not düştüklerin gibi; bunlar da benim biriktirdiklerim. İster altına ekle, ister kendininkilere kat. İster dikkate al, ister kaldır at.

1) KARİYERİNİ KIZLIK SOYADINLA YAP

Şimdi toz pembe, biliyorum; öyle oluyor başta. Ortalarda da idare ediyor hatta. Ama gün geliyor; “kocanın soyadı ile” tanındığını fark ediyorsun. Boşanma aşamasına geldiğinde, yeni bir SEN inşa etmek zorunda kalıyorsun. İş hayatında o güne kadar yaptığın her şey – eğer kocan, mahkeme kararıyla onun soyadını taşımana izin vermezse – alt üst oluyor. Hem, ne gerek var ki “izne” vs’ye? Adınla soyadınla, şânınla yürü. Kalıcı olan SENsin.. senin emeklerin.

2) ÇALIŞ. SAKIN DURMA

Kocan sana diyecek ki “Yahu ne gerek var, ben para kazanıyorum zaten. Sen tadını çıkar evdeki hayatın. Çocuğuna bak, günlere git, spor yap, mutfakta oyalan, alışverişe falan çık, devril yat, takıl istediğin gibi.” Tatlı gelecek, kolay gelecek, işine gelecek belki. Yapma. Kendini geliştirmeyi, kendine yatırım yapmayı bırakma. Yeteneklerine yönel, hayallerini unutma. Oku, çalış, üret. Seçimlerinin; bir zaman sonra “bir başına ve ayakta isen”, anlamı olacak.

3) KENDİ ÖLÇÜNÜ KENDİN AL

Sana “o kadar güçlü değilsin” diyecekler. “Sen başaramazsın” yaftasını yapıştıracaklar. “Bu da nereden çıktı”, “ulaşabileceğin hayaller kur” falan diye de yumurtlayacaklar. Yavaşlatacaklar seni. Şaşırtacaklar, yanıltacaklar. İşin kötüsü, bazen potansiyelinin olmadığına “inandıracaklar” da, kimbilir.. Aman ha, sakın durma, kanma. Sen, neyi başarmak istersen O’sun. Bilfiil kendisi hem de. Nereye bakarsan, oraya gidersin. Senin ölçünü senden başka kimse alamaz. Kendi kıyafetini kendin dik. Nasıl istiyorsan, öyle ol. Uzlaş ama değişme, dönüşme.

4) KANTARIN NE KADAR TARTIYOR?

Her topa girme. Her sorumluluğu alma. Her yükü taşıma. Sonradan ruhsal çöküntü yaratacak, sana “keşke” dedirtecek hiçbir şeye soyunma. Rol çalma. Unutma; her kantar, belirli bir ağırlığa kadar tartar. Fazlasını almak, kantarı yorar. Her şeyi başarmak zorunda değilsin; her sorunun çözümü sende değil. Sen de diğerlerinden farklı değilsin. Enerjinle, moralinle, zaten taşıdığın yüklerinle, gidecek epey yolun var. Çünkü ne oluyor biliyor musun; bir süre sonra insanlar seni takdir etse de, kıyamadıklarını söyleseler de, bu naif (!) yaklaşımlar bi’ b…ka yaramıyor. Madalyan ve hastalıklarınla başbaşa, hayatı sorgulamaya başlıyorsun. Nerede mi? Hastane koridorlarında, uykunu aradığın akşamlarda, elin kolun kalkmadığında, hayata dair umutlarını sorguladığında. Yapma. Sakın yapma.

5) KENDİ ŞARKINI SÖYLE

Seninle dalga geçecek kimileri. Giydiğin elbiseye, kahkahana, oturuşuna-kalkışına karışacaklar, sözüm ona “doğru”ya çekecekler seni tüm iyi niyetleriyle (!). “Aman dans etme, beceremiyorsun” diyenler çıkacak. Sesinin kötülüğünden dem vuracaklar.. Susma. Kendi şarkını söyle. Canın nerede, ne zaman, nasıl istiyorsa, öyle söyle. Hayatın, “senin şarkın”. Notalar senin, kulak senin, ses senin. Ne istiyorsan, onu söyle. Kendi şarkını yaz. Bağıra çağıra söylemeye başladığında, altında senin imzan olsun. Kendi şarkısını yazamayanlar lâf atacaktır; gülümse.

6) HAFIZANI DİRİ TUT.

Neydin sen? Neredeydin? Nereye gidiyordun? Nasıl olacaktı? Neler yaşayacaktın? Sorularını sakın bırakma. Her sabah, kahveni içerken listene göz at; neresindesin, n’apıyorsun? “Biz” olup bambaşka bir maratona girmişken; “ben” bir yerlerde tıkanmış, arkadan nefes nefese, önündeki kâfileye umutsuzca bakıyor olabilir mi?

Sakın unutma. Başlangıç noktanı, başlangıç sebebini; yürüdüğün yol ile teyit et.

7) KALBİNİ DİNLE

Ne olursa olsun, neye mâl olursa olsun, kalbini dinle. Seni nereye götürürse götürsün, sana ne yaptırırsa yaptırsın, kalbini dinle. Dibine kadar sev, sonuna kadar git, olmadıysa bambaşka bir yola git.. Hattâ istiyorsan dur ama hep kendini, hep kalbini dinle. İnsanların eğilimlerine, tepkilerine, eleştirilerine aldanıp, “onaylanan” yolu seçme. Kendi yolundan git. Kalbinin yolundan.

8) VAZGEÇMEYİ BİL

Israr etme. Bittiyse, diretme. Serbest bırak kendini de, yolundakileri de. Eğer kader diye bir şey varsa, elbet tecelli edecek. Eğer “farklı” olacaksa bir şeyler; elbet o “yeni” de paşa paşa önüne gelecek. Bırakmayı bil. Vazgeçmek=Özgürlük. Vazgeçmek=Yeni seçimlere ilerlemek. Ve hiçbir seçim, geleceği “özünde” değiştirmeyecek: Özendiğin insanlar kadar özgürsün, sürprizlerle dolusun, rengârenksin sen de.

9) HERKES GİTTİĞİNDE, KALAN MANZARA SENİ MUTLU ETSİN

Kocan gidebilir. Çocuğun Allah’ın emri gidecek. Annen, baban.. Eninde sonunda yalnız kalacaksın. Cebinde ne varsa, kaderin o. Hesapladın mı, neler birikmiş çıkınında? Ne kadar erken, o kadar iyi. Henüz harekete geçmediysen, şimdi başla.

10) HER BAŞLANGIÇ İYİDİR

Seçimlerini yaparken, şartlara takılma. O şartlar, bu ânın şartları ve senin bugüne kadarki tecrübelerinle geliştirdiğin inançların. Hepsi bu. İçindeki o BAMBAŞKA SENle tanışmadın, onu keşfetmedin daha. O SEN, seni hep mutlu edecek, yalnız bırakmayacak; emin ol. Kendine tutun. Başlangıçlar insanı diri tutar. Bitişlere tutunursan, düşersin. İÇİNDEKİ SENe şans ver. Seni utandırmayacağını göreceksin.” 

Makaleyi yazan;Didem Arslantürk Deligönül

Şimdilerde Hayatın su gibi akıp gittiğini ve zamanı durdurabilsem keşke diye düşünmelere  başladıysan 30 unu geçmiş 40 ına gelmişsindir dimi?

 Ey kadın ey erkek!

Şimdilerde Hayatını su gibi akıp gittiğini ve zamanı durdurabilsem keşke diye düşünmeye başladıysan eğer 30 unu geçmiş 40 ına gelmişsindir dimi?

O zaman aramıza hoş geldin…

eğer para kazanmak için çalışmak zorunda olmayan şanslı insanlardan değilsen ve haftanın minimum beş günü kendine toplam 30 saat ayırmana rağmen iki gün izin yapacağım diye seviniyorsan da seni kutlarım… şimdi hem 30’unu geçtin, hem de kapitalizmin ağlarına takıldın ama farkında değilsin ve yaşlanıyorsun!

bir yandan hayatın hızla akıp geçmesine rağmen diğer yandan mesai bitse de çıksam şuradan diye düşünmek bana göre boğucu olmaya başladı bugünlerde…30’u geçmek kötü değildir ama zamanı kontrol edememek çok B*ktandır işte…Aile her şeydir. herkes zamanla dötünü dönüp giderken, sana sımsıkı sarılan ailen oluyor. kaç yaşına gelirsen gel, sen onların biricik yavrususun ve kıymetini bilmezsen allah belanı versin.

para para diye dötünü yırtma. sağlık olmadıktan sonra ne yapacaksın parayı? para kazanacağım, kariyer yapacağım diye kendini yıprattığın günlerin acısı, vücudunda biriken stres yüzünden senden gani gani çıkıyor.

paran ya da statün için yanında olan insanları siktir et! onları ayırt etmeyi öğreneceksin, boşuna canını sıkma. allah herkese gönlüne göre veriyor.

ne bok yersen ye, sorumluluk almayı bileceksin. sorumluluğunu alamayacaksan o topa girmeyeceksin.

her şey bir kenara, kul hakkı yeme. vicdanın temiz değilse insan değilsin.

eşini iyi seçmen lazım. seni rezil de eden, vezir de eden o oluyor ve sevgi her şeye yetmiyor. evde huzurun yoksa, eninde sonunda kendinle kavga eden birine dönüşüyorsun. ilişkilerinde huzuru ara. huzur varsa her şey olur, huzur yoksa, aşk, tutku, seks vs hikaye. tutmaz o maya ki huzursuz bir ilişkiye kaptırdıysan neyi yediğini söylemek istemiyorum şimdi. gidenlerin, gönderdiklerinin ardından kaybettiğin vakti kendine harcasan, daha donanımlı bir insan olurdun. kimseye, hiç kimseye değmez. bir insanı özel yapan sensin, senin sevgin.

hiç kimseye bir bok kanıtlamak zorunda değilsin. çok mutlu görünmek, çok zengin olmak, ev araba almak, dünyayı görmek… lan sen ne istiyorsun ona karar ver. elalemi siktir et, ben ne istiyorum demeyi öğrenmen gerek.

hayır demeyi bileceksin. öğrenemediğin sürece tepene binen şerefsizlerle debelenmek zorunda kalırsın.

ne kadar yukarı çıkarsan o kadar düşman ediniyorsun. kafayı “ben buna ne yaptım da bana böyle yaptı” diye yoracağına, önüne bak.

insanlar seni sevmek zorunda değil, sen de onları sevmek zorunda değilsin. nokta.

iyi niyet ile aptallığı ayıran çok ince bir çizgi.

sevdiklerine, kendin için ne istiyorsan onu ver; öyle davran. seni hak edenleri el üstünde tut.

hayat çok hızlı geçiyor, yakalamayı öğren. en önemli şey zamanlama. dostlarınla bir kadeh içmeye, ailenle sohbet etmeye, kendini şımartmaya vaktin olsun mutlaka.

üşenme! “üşeniyorum, öyleyse yarın” deme. yarın yok ki!

sev, sev, daha çok sev. ilk önce kendini sev ve nasıl sevilmek istiyorsan, öyle sev. sevdiğin için elinden geleni yapınca da, “olursa ekime, olmazsa **kime” de yeter.

down sendromlu bebek sahibi aileler

daha önce de bu videoyu paylaşmıştım ve yine yeniden paylaşmak istiyorum ki hayat hala melek arkadaşlarımız için çok zor…
hiç unutmuyorum 5 aylık hamileyken daha sene 2003 ve dr lar tahlil sonuçlarında bir aksilik var hemen bebeği almalıyız dediğinde dünya başıma yıkılmıştı…
ve düşündüm durdum da içinden çıkılması zor olan bir sürecin içinde buldum kendimi…
sonra dedim ki annelik imkansızlıkla başa çıkabilmektir başka birşey değil….
bir doktor değil doktor doktor gezdim…
ve şükürler olsun ki değerlerde ihtimaller çok riskli olmasına rağmen hazal ım dünyaya raporlardakinin aksine sağlıklı geldi…
hayatımın kırılma noktası… herzaman yüzlerce milyonlarca kez şükrettim…hayata dair ve yaratana dair…
bazen hayat sınar insanı kimi sınavları vardır direk cennete götürür insanı belki de…ve işte engelli anne babalar direk cennetliktir inanırım kendimce…
herşeye herkese rağmen hayatında rengarenk tecrübeler yaşar insan…
ve en güzeli de bir melek yavrudur… en güzelinden ve en temizinden..
şimdi nereden çıktı bu demeyin, bir yerlerde bir bayan ile tanıştım bugün…
berbat durumdaydı..
ilk önce tabii korktum hatta dilenci bile sandım fakat bir sohbet edince inanamadım, geçmişe gittim ve kendimi gördüm…yine yeniden yaşadım…
her ne olursa olsun hayat herkes için zor… ve en önemlisi down sendromlu bebekler daha anne karnında araştırılıp hemen alınma yoluna yönlendiriyor insanları…yani hemen şimdi bebeği aldırmam gerekiyor ne yapacağım?
ben diyorum ki evet bazı şeyler kader ve önüne geçemeyiz…
bebek aldırılması alınması hele ki kocaman olmuş bir bebek ise ya sonrası?
ya sonraki bebeklerin?
yani devlet bu durumlarda başarılı olabilse keşke..
topluma kazandırılan o kadar az ve o kadar az yaşam alanı sunulan arkadaşlarım var ki onlar adına hayatı biraz daha lanet okuyarak yaşıyorum desem yeridir…
benim ilk hatta çocukluk arkadaşım sermin nasıl da güzel insan ve hala hatırlarım da eminim o da beni şimdi görsün yıllarca görüşemesek bile adımı hatırlayacaktır…
yani demem o ki kimse korkmasın herşeyin bir nedeni ve herşeyin bir çaresi vardır…
yeter ki insan olduğumuzu unutmayalım…

Kaktüs gibi olmalı bu hayatta!

Insan da Bir kaktüs gibi olmalı aslında bu hayatta…. Bulunduğu ortamı güzelliklerle değiştirmeli insan…mesela bir kaktüs çok çabuk unutulabilir sahipleri tarafından… Sulanmaz, toprağı güneşi bakılmaz…Birçok kaktüs kim bilir nasıl da çöp olmuştur ilgisizlikten…ama Yine çoğu kaktüs çiçeği inanılmaz derecede ihmal edilmeye hatta unutulmaya bile dayanıp dışındaki dikene rağmen içini açabiliyor…

tıpkı benim kaktüsüm gibi..

Hiç ışık olmayan bir ortamda, soğukta, sıradan bir saksı içinde bile hayatta kalabiliyor kaktüs mesela…

Kışın ne kadar bahçede balkonda unutulsalar da yazın arada bir sulansa da bir bakıyorsun o dikenli yuvarlak bitki sana şahaneler yaratmış…

Işte insanda aslında,ne kadar zor şartlarda ve ne kadar zor umutsuzluk içinde hatta işte bittim ben diyeceği noktada olursa keşke kaktüs çiçeklerini düşünse… Dikenden çiçek çıkaran Kaktüs ise ben kendi hayatımda nasıl güzellikler yaparım diye düşünse belki yeniden doğacak yaşamaya… Çünkü dünyada emin olun insan fazlalığı ve insan ziyanlığından başka da bir şey yok heryer insan… Para sınırlı, temiz hava sınırlı, su sınırlı, güneş ve ay bile sınırlı hatta yaşam bile, iş, eğlence kısaca herşey sınırlı… Ama iç güzellik işte o sen ne kadar varsan ve yaşatırsan o kadar var olacak… Dışındaki yüzlerce dikene rağmen içinde şahane bir çiçek barındıran herkese gelsin…  

 

Yani şimdi kişiseli fazla gelişmiş insanlar moda…

son zamanlarda iyi merak sarmıştım bu kişisel gelişim kitaplarına…

nasıl düşünsem, nasıl hissetsem, nasıl konuşsam da insanları daha iyi anlayabilirim diye…

onların beni sevmesini ya da benim insanlığı sevmem için ne yapabilirim?

nasıl zengin olurum, nasıl düşünürsem hayatım değişir, nasıl nasıl?

yani hayata dair sürekli nasıl yapsam da doğru kullansam diye bi kullanım klavuzu arayışı vardı?

zaman geçti, onlarca belki de yüzlerce kitap okudum..

tabii hepsi kişisel gelişim üzerine değil, reklam, pazarlama, felsefe, korku, aşk, dram, hayattan kesitler hayata dair tavuk suyuna çorbalar derken kendime kal geldi…

ve en son kendimi bukowski de buldum 🙂

yaklaşık 1 ay olacak ve harbi adam deli meli ama haklı dediğim yüzlerce onlarca paragrafını okudum…

kitapları bana nasıl sağlıklı yaşamam, nasıl davranmam ve hatta nasıl kendimi daha da mutlu hissetmeme dair hiçbir ip ucu vermiyordu…

aksine satmışım anasını bu dünyanın, aman iç iç iç sıç sıç sıç yaz yaz yaz modunda şahane ve benimde yat kalk yaz oku çiz bir daha yat kalk iç gez dolaş ve kimsenin kahrını çekme tarzında yaşamak istediğim şeyleri vermişti…

yani bana, yüzlerce insanın kaprisini çekmem için stres kontrol eğitimi vermiyordu,

ya da deli gibi trafiğe çıktığımda zamanımı nasıl yöneteceğime dair bilgiler de paylaşmıyordu…

bana kendim olmayı ve kendim gibi davranmayı öğretti bu sarhoş…

aslında çoğu kişinin yaptığım ön araştırmada bukowski sevmediğini hatta onu bencil bulduğunu öğrendim…(sanki kimse hayatta bencil değilmiş gibi)abi adamın da çok ta umrunaydı sevip sevmemeleri mutlu ölmüş işte adam 😀 yani öyle anladım…

zaten insan olmak demek nedir ki?

sanki bir bulaşık makinesi miyiz de yaşamak denilen şeyin kullanım klavuzunu okuyalım? İçimizi temizleyelim de ertesi güne uyanalım..

ya da bir araba mıyız da kendimize bir hoca alıp öğrenelim?

ya da bir televizyon muyuz hergün nasıl davranmamız gerektiğimizi bir kişişel gelişimciden alıp programlayalım?

herkes insanlığa dair kendini doyurmak için garip uğraşlar veriyor şu hayatta!

işte kimi kadın, kapitalizm mağduru doktorlar sayesinde aynı dudaklar ve burunlara sahip oluyor,

farklı tenlerde aynı kokuyor, aynı makyaj malzemesi kullanıyor…

sorsan hepsi Barbie bebek 🙂 yine bi nişantaşı yaptım da gözlemlerim bunlarla kalmadı…

bir de aynı çanta, aynı takı, aynı ayakkabı…abla topuk üzerinde duramıyor ama topuktan da taviz vermiyor ya bu kadınlara şaşırıyorum nişantaşı arnavut kaldırımları ile dolu bayanlar stiletto çılgınlığı da ne?

işte hep bi insanlık karmaşası ve hep kullanım klavuzu arayan insanlar…

ne yani şimdi bu yazıyı okuyanlar Yok, ne münasebet! mi diyeceksiniz?

İyi de o zaman neden kitapçılarda en çok satanlar arasında hep kişisel gelişim kitapları var? hep te hayata dair kullanım klavuzları neden arıyoruz?

Madem öyle, neden her sıkıştığımızda hayatımız üzerine uzmanların kendince yazdığı kullanım kılavuzları imdadımıza yetişsin istiyoruz? ve soluğu kitapçıda alıyoruz?

Oysa altan alta biliyor hatta okusak ta biz bunları olamayız yapamayız diyorsunuz değil mi? unutmayın takma akıl değil dökme akıl olmalı diye bir atasözü var…

hayat sevince güzel… hayat yaşayınca güzel… hayat acısı ile tatlısı ile güzel..

yani Hayat kimse için kullanılacak bir alet değil. üstelik hayatı biz değil hayat bizi kullanıyor, farkında değil misiniz?

sahi nereden aklına geldi diye şimdi soracaksınız belki de?

son bokowski ekmek arası ve factotum dan önce kişisel gelişim kitaplarına ara verip elli ton serisini okudum da aman ne okumak valla bayıldım yani dedim ki ohh be aşk ta var sekste var kıskançlık hatta kavga ihtiras ve hatta şiddet hayat işte bu dedim…

yani sıfır kontrol… mutlu oldum çünkü samimi geldi..

sonra arkadaşlarım ile kitabı paylaşınca çok fazla cinsellik var yok seks var diye de pek bi açık kitap okuyamam diye de geribildirim aldım ( sanki kimse sevişmiyormuş gibi orası ayrı) yani herkes hayatta kaçıyor gibi geldi bana…millet doğarken herkes anlatır ölürken herkes konuşur ama daha sperm haline gelmeden neden çoğu kişi konuşmaktan utanır şimdi de Montaigne oldum iyi mi:)

neyse işte yazı çok uzadı,

en çok satan kitapların bulunduğu rafları bir baktım ki, her raf nasıl yaşayacağımızı, nasıl davranacağımızı, nasıl âşık olup birleşip sonra da nasıl ayrılacağımızı, nasıl zengin  olacağımızı öğreten kitaplarla dolu.düşünce ile zengin olmak, uyurken yabancı dil öğrenmek, istediklerimize nasıl sahip oluruz, on derste nasıl mutlu olunur, beden dilinden insanları anlamak, yalan söylerken insanları anlamak, kariyer basamaklarını nasıl tırmanırız? Bla bla bla…

yani o kadar yazar var… sanki dünyanın en zengin adamı edalarında nasıl zengin oluruz un kitabını yazmış… mutlu evlilik mutlu sevgili hikayeleri ve tavsiyeleri heryerde (daha geçenlerde aşk dokturu eşinden ayrıldı ama yazdığı yüzlerde yazı var Mehmet bey in aşk ve kadın üzerine demek ki olunca aşk meşk yazı bişey ifade etmiyor) neyse işte Anlayamadığımız meseleleri şipşak çözdüğünü iddia eden, hayatta amaçladığımız ne varsa en kolay ve hızlı tarafından yolunu gösteren kitaplar bütün dünyada en çok satanlar raflarına..

Baktım kitapçıda…

İnsanlığı karmaşıklığıyla anlatmaya çalışan kitaplar ya en alt raflarda…yazık…

Yani şimdi kişiseli fazla gelişmiş insanlar moda…

bugün kendimi bir bukowski hissediyorum….

giriş paragrafım da Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi kitabından olsun istedim..

‘Kim icat etti yürüyen merdiveni? Delilik diye buna derim.Yürüyen merdivenlerde ve asansörlerde çıkıp inen insanlar, araba süren insanlar, garaj kapılarını uzaktan kumanda ile açan insanlar. Sonra yağları eritmek için jimnastik salonlarına gidilir. 4.000 yıl sonra bacaklarımız olmayacak, ördeklere benzeyeceğiz. Bütün türler kendilerini yok ederler.Dinozorların sonu da böyle oldu. Canlı namına ne varsa yediler,sonra birbirlerini yemeye başladılar ve sonunda tek dinozor kaldı ve o orospu çocuğu da açlıktan öldü… ”

Ben  valla cok siradan ve basit bir insan olmak istiyorum.Sırada basit.Cunku herkes gordugum kadariyla cok muhtesem!

Bu muhtesemliklerden cok bunaldim. Sifir, hatta sifirin alti eksi 1 olsam daha da bi rahat edecegim.Canim oyle olmak istiyor. Köpkötü ,ise yaramaz, bes para etmez biri olmak istiyor canim…

yine bukowski etkisinde kaldım ve yine bir paragraf..

Kötülerden biri addedilmek hoşuma gitmişti, kötü olduğumu hissetmek. Herkes iyi olabilirdi, iyi biri olmak cesaret gerektirmiyordu. Dilinger cesurdu. Ma Barker o adamlara makineli tüfeğin nasıl kullanılacağını öğreten müthiş bir kadındı. Babam gibi olmak istemiyordum. O kötü geçiniyordu sadece. Kötüysen kötü rolü yapman gerekmez, kötüsündür. Kötü biri olmak hoşuma gidiyordu. İyi olmaya çalışmak hasta ediyordu beni. (ekmek arası kitabı)

Ne? ”olursam mi” dedim? Pardon, öyleyim oyleyim…Olmak gibi bisi yok,oyleyim zaten…Sifirin altinda eksi 1…Daha asagisi var mi bilmiyorum?Matematigim iyi degil…Varsa eger onu da olurum hic de problem degil…

Tipki o ”domestos” reklamindaki mikrop gibi;

” herkesi hasta ederim, ederim
ishal yapar kustururum, bezdiririm”…sarkisini soylemek istiyor canim ,surekli…
Niye?

Bir zamanlar ,zamanin bir yerinde, bir felsefe ogretmenimiz vardi… Sinifa bir soru sordu;”en kotu ozelliginizi  soyleyin bakalim ”.

Verilen yanitlar soyleydi;

*ben cok safim,insanlara cok cabuk guveniyorum…

*ben yalana kesinlikle tahammul edemiyorum,cok sinirleniyorum. ..

*ben cok cabuk kirilirim,cok hassasim.

* insanlari hemen affederim ve bu yuzden cok kazik yiyorum.

*haksizliklara tahammulum yok…

*cok sabirsizim.

Vs.vs.vs.vs….(O zamanlar ”sazan” kelimesi icat olunmamisti. Ve bizler, sazan oldugumuzu henuz bilmiyorduk. )

Hic kimse mesela ”ben kiskancim”,”ben  nankorum”,”ben  cikarciyim” ,”ben nefretle doluyum”,”ben insanlar uzerinde ego tatmini yaparim”,”ben bencilim”,”ben dedikoducuyum”,

”ben cok ayran gonulluyum”,”ben cok kisiyi aldattim,

aldatmayi seviyorum,sahtekari n allahiyim”,”ben bir gerizekaliyim”demedi…Kimsenin ayrani eksi degildi yani…

Felsefe hocamiz,”bakin gordunuz mu?Herkes aslinda olumlu olan bir huyunu,sanki olumsuzmus gibi soyluyor cunku kimse kendinde bulunan olumsuz bir ozelligi kolay kolay itiraf edemez” dedi…

Gercekten de boyle…Cevreme bakiyorum;herkes cok iyi kalpli…Hatta herkese ”size melek diyebilir miyim?size anne diyebilir miyim?” diye sorasim geliyor.Herkes o kadar iyi,o kadar tatli,o kadar seker ki!(parantez icinde unlem aslinda)

Ammaaa,

Ya da bu cok melekler,super ultra iyi insanlar,kendilerin den baska hic kimsenin hicbir yerde sivrilmesini hazmedemiyorlar. Tek adam ya da tek kadin olmak icin yapmadiklari numara kalmiyor;kapak oluyorlar kapak!Ama hic sahtekar degiller canim(!) Iyi kalpli melaikeligi de kimseye birakmiyorlar. ..

Bu tatli melekler polemigi,demagojiyi cok ama cok seviyorlar.Ammaa sorsaniz, bunlarin hatalari bile iyi kalpli!Hata 1 olur,2 olur,3 olur …Iyi de be anam bu nasi bisi?Bin kere hata mi olur?Fermuar diktir bari,cirt cirt acip kaparsin hatalarini ,yorulma bari…

Bunlari dinledikce tipki bazi insanlari kekliyen konsomatristlerin hayat hikayelerini dinlemis gibi oluyor insan!..”ben cok saftim,kandirildi m!kucucuktum,kazi k yedim buyudum!..uhuu uhuu”…Vah vah vah!…

Artik kimsenin bu sahte hayatlarina tahammul edecek halim kalmadi.

Hah iste sirf bu yuzden inadina soyle konusmak lazim;

”Yalan konusurum,

dedikodu yaparim,

cok nankorum,ohh canima deysin!…

Sahtekarin allahiyim…

Nabza gore serbet dagitirim…

Hirslarla yanar tutusurum ve gerekirse adami bozuk para gibi harcarim…

Bencilim;tek ben varim,ben olacagim…Digerleri mi?Onlar da kim? Salla gitsin!

Igrencim ve igrenc olmak hosuma gidiyor…vs.vs.vs”

Boyle konusmak gerekiyor cunku cok melek olmanin sonuclari ortada…Gerek yok yani…

Yani anlacaginiz tipki domestos reklamindaki mikrop gibi sarki soylemek lazim;

”kotuyum ben, kotuyum, kotuyum
herkesi hasta ederim, ederim
ishal yapar kustururum, bezdiririm”…

Yani Can Yucel’in dedigi gibi ”ne kadar rezil olursak o kadar iyi” demek lazim.

Ohh be kotu olmak ne guzel!

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek!

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek.
Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller.
Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir.
Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı. Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır.
Affetmek insanı derinleştirir.
Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir.
Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir.
Affetmek bir süreçtir. Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.
Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur.
Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir.
Amacı sizin rahatlamanızdı r, sizin özgürleşmenizdir.
Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktı r.
O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir.
Fakat özgürleşmek için gereklidir.
Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrolü altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi hakli bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, kızgınlığın, nefretin hapishanesinden özgürlüğe çıkmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
“Duygusal unutma” affetmenin diğer adıdır.

http://deryasya.blogcu.com/nefreti-asmanin-tek-yolu-var-affetmek/8369633…

Nasılsa aşklar artık whatsApp ta 7/24 yaşanmakta …

Yoğun, tatilden çıkılmış ve iş yapmak istenilmeyen bir pazartesi…

Açık ofiste yüzlerce bilgisayarın içinde kaybolmuş hayatlar yaşıyorum bu günlerde…

Uzun zaman oldu elime kalem kağıt almayalı gibi hissediyorum kendimi…

Bir derdim olsa ilk iş elime telefon almak…Tuşla gitsin…

Uzun bir dersim olsa elimde laptop tuşla gitsin…

Hesap makinesi bile kullanmıyorum…

Hele bir fotoğraf makinesi yıllar oldu elime almayalı…

Fotografçıya da en son ne zaman giderim tabi ki biyometrik fotograf lazım olunca,

Yoksa elimin altındaki teknoloji bana fazlası ile yetiyor gibi..

Dün fark ettim bir sözleşme doldurasım geldi…

Ve kendimi öyle unutkan öyle yorgun hissettim ki,

Sanki yıllarca okuyan ve yazan ben değilmiş gibi,

Ve elim hiç kaleme kağıda değmemiş gibi, doktor gibi yazmaya başladım… karman çorman işte…

Kalem parmaklarımda durmakta zorlandı, yıllardır genelde imza için alıyorum elime sanki, koca kadın oldum ilk okul çocuğu gibiyim bir ara el yazısı falan yazdım hızlı bitsin diye…

Tabii uzun zaman oldu elime boş temiz bir beyaz kağıt almayalı, herhalde elime aldığım kağıt Hazal ın proje ödevlerinde yapıştırdığım kağıtlardır.

Uzun zaman oldu kısaca bir beyaz kağıda, herhangi bir kalemle yazmayalı,

Baksam arasam evde de artık kalmadı bir a4,

Eskiden ne çok severdim evde a4 bulundurmayı, olsun lazım olur diye 🙂

Şimdilerde bırak lazım olunca evde, dükkanda, çantasında bir not kağıdı, bir kalem bulamayan insanlar olduk çıktık…

Banka sana imza için kalem veriyor onlar bile o kadar paranı bankaya yatırdığın halde sana güvenmeyip ucuna bi ip bağlayıp geri istiyor kalemini…

Kaç kişi yanında kalem taşıyor sahi?

En azından bulmaca çözelim Allah aşkına…yazmayı unuttuk gibi geliyor bana artık…

Etrafımda bile Çok az ‘yazan’ insanlar var artık..

Kimi kargo poşetini dolduruyor, kimi bir sözleşme kimi de bir not 🙂 bilgisayara yapıştırmalık…yemekteyiz..

Gerçi benim bahsettiğim küçük notlar değil…

Hayata dair, kendine dair yazdıkların var mı? Bir gün öyküsü mesela?

Ya da yeni doğan bir bebeğin güncesi gibi?

Yani yaratarak yazmaktan diyorum…kalıplı notları değil kendini yazmak?

Basit aslında..düpedüz yazıveriyorsun, harfleri kağıda döküp, sözcüklerden cümleler yapıyorsun bi bakıyorsun ki asıl ben e varmışsın…

İmla hatası mı olsun varsın, sen kendine dair anı bıraktın mı? Ondan haber ver…

Zor geliyor dimi çoğumuza yazıya yazmak… Halbuki mailbox ımıza gelen giden yüzlerce binlerce posta arasında kaybolurken, yeni post postalarken ne de çabuk ve düzgün düşüyor harfler ekrana. Elli kere okuyorsun dimi 😀 (ben de öyle)

Çok eskiden değil 15 sene kadar öncesine gidelim,

Günlüklerimi buldum ben… öyle janjanlı değil altın varaklı filan hiç değil ama çok değerli be…

Bir bakıyorum daha da eskilere gitmişim…20 sene öncesi,

O zamanlarki aşkımı yazmışım, annemin beni markete yollamasını ve sipariş listesini bile

Baktım komşu teyze çiçeklerini ekmiş ve sulamışız,

Deniz mevsimi erken açılırmış mesela o zamanlar,

Sanki Silivri daha bi güzelmiş,

Tanımadık yok gibi sokağa çıkınca babama arkadaşları selam yollamış onları bile yazmışım 😀

Sabah kendime çok güldüm ama çok ta sevdim…

Siz de kendinizi sevmek için biraz yazın kendinizi dostlar…

Hatırlayın aşklarınızı, arkadaşlarınızı, düşmanlarını hatta yıllar önceki alışveriş listesini bile 🙂

Bakıyorum da şimdi kimse yazmıyor ne ilk aşk ne son aşk..

Nasılsa aşklar artık whatsApp ta 🙂 gece gündüz…